| Genel |
| Çoğul | 1619545 | | Tekil | 313041 | | Tarih | 2009-05-15 |
| Kullanıcı |
| Toplam Kullanıcı | 110 |
| Son kullanıcı | sahipkilic |
| Gün | Hitler |
| 2010-03-13 | |
| 2010-03-12 | |
| 2010-03-11 | |
| 2010-03-10 | |
| 2010-03-09 | |
| 2010-03-08 | |
| 2010-03-07 | |
|
Dolar
$ |
1.5190 |
1.5263 |
|
Euro € |
2.0896 |
2.0997 |
|
Sterlin
£ |
2.2999 |
2.3119 |
|
|
Anadolu'da yetişen ve
Anadolu'yu aydınlatan
meş
hûr velîlerden. 1494
(H.900) senesinde Tosya'da doğ
du. 1562
(H.970)'de Eğridir'de
vefât etti. Kabri, Eğridir
Yazla'daki
câminin yanında
bulunan kabristanda dedelerinin kabirleri
yanındadır. Baba
ve anne tarafından
âlim ve fazîlet
sâhibi bir âileye
mensuptur.
Peygamber efendimizin soyundan olup
seyyiddir. Nesebi baba tarafından
evliyânın meşhurlarından Seyyid
Hakim Ali Tirmizî'ye
ula?
?ır. Babası, Tokatlı Mehmed
Muhyiddîn Efendidir. Annesi
evliyânın meşhurlarından Seyyid
Muhammed Çelebi
Sultan'ın kızı Şehribânû
Hâtundur. Annesi;
"Oğlum Burhâneddîn doğ
duğunda kırk
gün
beşiğinde zikretti." demiştir.

Tahsîlini memleketinde tamamladıktan sonra İstanbul'a
gitti.
Tasavvufta yetişmek üzere Zeyniyye tarîkatı şeyhi
Tosyalı
Şeyh
Nasûh Efendinin, derslerine ve sohbetlerine
devâm etti. Bu
hocasın?
?n rehberliği ile kemâle erip,
icâzet verildi. Eğ
ridir'de dedesi
Muhammed
Çelebi'nin vefâtı ile bo?
?alan zâviyede
insanlara rehberlik yapmak, doğru yolu anlatıp, ilim
öğretmekle
vazîfelendirildi. Ayrıca vâz ve
nasîhatlarıyla doğru
yolu
anlatıp halkı irşâd etti. Ehl-i
sünnet
îtikâdı
nın kalplere iyice yerleşmesi, din
bilgilerinin
öğrenilmesi ve öğrenilen
bu bilgilere göre amel
edilmesi, yaşanması, İslâm ahlâk?
?nın yayılması
husûsunda büyük hizmetler yapt?
?.
Menkıbe ve kerâmetlerinden bir kısmı ş
öyledir:
Hacı Halîfe adında bir
zât şöyle anlatmıştır: "Muhammed
Çelebi
Sultan hazretleri vefât edince, Mezar-ı
Şerîfdeki
dergâhı
bir müddet hocasız kaldı.
Yerine geçecek
kimse bulunamadı.
Torunu
Burhâneddîn Efendi dergâha
yerleşti. Burada
Zeyniyye tarîkatını, yolunu yaymak istedi. Dedesinin
talebeleri;
"Bu
iş böyle olmaz, kişi kendiliğinden şeyh olamaz.
Bir
mürş
îd-i kâmilin terbiyesinde yetişip, bu hususta
icâzet alması
lâzımdır." dediler.
Burhâneddîn Efendi de bu
sırada kendisini yetiştirecek bir
mürşîd-i kâmil aramaya
başladı. Bursa'da
Şeyh Tâceddîn zâviyesinde
bulunan Şeyh
Nasûh Efendinin büyük âlim, yetiş
miş ve
yetiştirebilen bir rehber olduğu haber verildi. Annesi istihâre edip,
evliyânın meşhurlarından olan babası Muhammed Çelebi
Sultanın rûhâniyetinden istimdâd, Allahü
teâlânın izniyle yardım istedi. Oğlunu Şeyh Nasûh
Efendiye göndermesi, kalp gözünün o
zâtın rehberliği ile açılacağı işâret edildi. Şeyh
Burhâneddîn Efendi o sırada henüz on yedi on sekiz
yaş
larında idi. Beni de yanına aldı. Berâberce Bursa'ya
gittik.
Şeyh
Nasûh Efendinin huzûruna varıp bir
müddet
sohbetinde
bulunduk. Burhâneddîn Efendiye
nazar edip,
çok
kâbiliyetli olduğunu ve tasavvufta eğitilmeye
muhtaç olduğunu
gördü. Hemen halvete girmesini
söyledi. Bana da halvete
girmemi söyledi. Usûl
üzerine her gün
gördüğ
ümüz rüyâyı
hocamıza anlatıyorduk. Bir
gün rüyâmızı arz etmek
üzere
huzûruna çıkacaktık. Kapıya vardığım?
?zda
içeride bir zât ile sohbet ettiğini anladık. Bu,
Muallimzâde idi. Konuştukları dışarıdan duyuluyor ve ş
öyle
konuşuyorlardı:
Muallimzâde,
şeyhe;
"Efendim, Eğridirli Burhan Çelebi'nin
hâli
nasıldı
r?" diye soruyordu. "Efendim onun
hâlini
sormaya ne
hâcet! Eline bir balta almış ve bir ormana
girmiş
önüne
geleni kesip ormanı yararak gider. Onun
önünde durulmaz! Kısa
zamanda bir
mürşîd-i
kâmil olur. Onun hâli dil ile
anlatılamaz." diyordu.
Nihâyet Şeyh Nasûh Efendinin
yan?
?nda tahsîlini ve
verilen vazîfeleri tamamlayıp
kemâle erdi.
Hocası ona
icâzet vererek irşâd ve
insanlara rehberlik etmekle
vazîfelendirdi. Bundan sonra Eğridir'e
dönüp
dedesinin
dergâhında mürşid
oldu. Senelerce rehberlik edip
pekçok
insanın saâdete
kavuşmasına vesîle
oldu."
Osmanlı devlet adamlarından
Rüstem Paşa vezir
olmayı arzu
edip bunun için uğraşı
rdı. Fakat bâzı kimselerin
aleyhinde çalışması sebebiyle
Teke sancağına tâyin
edilip,
merkezden uzaklaştırıldı.
Teke'ye vazîfeli olarak
gidince
Isparta'ya da uğradı. Orada
zamânın meşhur
velîsi,
büyük
mürşid Şeyh
Burhâneddîn
hazretlerinin ş
öhretini duydu. Bu
zâtı tanımak ve sohbetinde
bulunmak
için Eğridir'e
ziyâretine gitti. Sohbetinde bulunup
duâsını aldı. Şeyh
hazretleri kendisine iltifat gösterdi. Bu
tanı
şmadan sonra
dergâhına sık sık gidip sohbetinde bulunurdu.
Yine bir gece
dergâha misâfir olmuştu. Bu ziyâretinde
Rüstem
Paşaya vezir olacağını iki defâ
müjdeledi.
Rüstem
Paşa çok arzu ettiği vezirlik
için
ümit kesilmişken
böyle bir müjdeye
çok
sevindi. O zâtın
duâsını ve himmetini
aldıktan sonra
günden güne
devlet kademelerinde
yükselmeye baş
ladı. Sonunda
vazîriâzam oldu.
Burhâneddîn
hazretlerinin verdiği
müjde
gerçekleşince ona muhabbeti ve bağ
lılığı iyice artt?
?.
Burhâneddîn
hazretleri bir ara oğulları
nı görmek için İstanbul'a
gitmişti. Rüstem
Paşa
vezîriâzam sıfatıyla ona
çok
alâka,
hürmet gösterip, hizmet etti. Ayrıca
Küçük Ayasofya Zâviyesini verip burada
insanlara
hak ve hakîkati anlatması için ısrarla
ricâda
bulundu.
Ricâsını kabûl edip bir sene
kadar bu
zâviyede kaldı.
Sonra evliyâ olan
ecdâdının
rûhâniyetinin iş
âreti ile E?
?ridir'de
Mezâr-ı Şerîf denilen yerdeki
dergâhlarına
dönmeye karar verdi.
Vezîriâzam
Rüstem Paş
aya; "Oğul! Biz
dağ civârında
büyüyüp uzlete,
yalnızlığa alışmışız.
Hayır
duâmızı istersen bizi
mekânımıza
gönder. Sağ
olursak üç
dört senede bir
İstanbul'a gelip sizi ve
burada bulunan
kâdı, müderris olan
evlâdımızı
ziyâret ederiz." dedi. Paşa bu durumu
pâdişâh
Sultan Süleymân Hana arz etti.
Gerekli müsâade
çıktı. Eğridir'de bir
vazîfe verip maaş bağlamak
istenince; "Bize otuz
akçe
kâfidir." dedi. Otuz
akçe maaş ile
Eğridir'e
döndü. Dönmeden
önce
Rüstem Pa?
?a onu pâdişâhla
görüştürmeyi
arzu ettiyse de şeyh hazretleri;
"Sultanlarla görüşmek
dervişlere zarar
verir."
diyerek görüşmedi.
Burhâneddîn hazretleri Eğ
ridir'e
döndükten sonra Baba Çelebi adında biri
hasedinden
dolayı Rüstem Paşaya onun hakkında uygun olmayan
sözler
sarfederek kötüledi. Rüstem
Paşanın
îtimâdının ve muhabbetinin sarsılmasına
sebeb oldu. Şeyh
hazretleri bu durumun farkına varıp Rüstem
Paşaya kırıldı.
Bundan
sonra Rüstem Paşa, Sultan Mustafa
vak'asında vezirlikten
uzaklaşt?
?rıldı. Ummadığı bir anda bu
işin başına gelmesi onu şa?
?kın bir
hâle soktu. Sonra bu işin,
Burhâneddîn
hazretlerini kı
rması sebebiyle başına
geldiğinin farkına vararak
ziyâretine gidip
özür diledi.
Daha sonra bir adamını
gönderip, kusurumuza
bakmasın, bizi bir
kenara bırakıp himmetlerini
çekmesinler diye haber
yolladı.
Ayrıca bu hâlini arzeden bir de
mektup yazdı. Mektubu alıp
okuyunca; "Evvelki
sözümüz doğru
ç?
?ktı ise sonraki
sözümüz de doğru
çı
kar."
buyurarak yeniden vezîriâzam
olacağına iş
âret etti.
Gelen haberci dönüp durumu
Rüstem Pa?
?aya anlattı.
Rüstem Paşa onun
teveccühleri ile yine
vezîriâzam oldu.
Hacı Ferhad adı
nda bir
zât şöyle
anlatmıştır: "Mısı
r'dan gelirken,
Akdeniz'de
gemimiz sâkin sâkin yol al?
?yordu. Peşimize bir
korsan gemisi
takıldı. Saldırmak için yaklaş
maya başladı. Gemimizde
Şeyh
Burhâneddîn ve dedesi Şeyh
Muhammed Çelebi Sultan
hazretleri de vardı. Bu tehlikeli durum karşı
sında biz çok
endişelendik.
Geminin baş tarafına geçip
oturdular ve bize;
"Üzülmeyiniz! Allahü
teâlâ
sizi
kurtardı!" dediler. Bir de baktık ki kuvvetli bir
fırtına
çıktı.
Korsan gemisi dalgalar arasında kalıp battı. Bizim
gemiye
bir şey olmadı.
Böylece korsanların şerrinden
kurtulduk."
Şeyh
Burhâneddîn
hazretlerinin sevenlerinden olan Ispartalı
Abdülkâdir Efendi ş
öyle anlatmıştır:
"Bir
defâsında
Karadeniz'de gemi ile sefere
çıkacaktım.
Yanımda bir de
arkadaşım vardı. Gideceğimiz
gemiye eşyâlarımı
zı koyduk. Bu
arada arkadaşım bir iş
için yanımdan uzaklaşmış
tı. Onu
beklerken Şeyh
Burhâneddîn hazretleri âniden
gözüme göründü; "Bre
Abdülkâdir! Bu gemiye binme, Allahü
teâlânın izniyle bu gemi batar! Ötede bir gemi var ona
bin!
" buyurdu. Ben hemen eşyâları alıp o gemiye
geçmek
için hareket ettim. Şeyh hazretleri bana yardım edip
eşyâları
öbür gemiye taşıdı. Sonra
birdenbire
gözden kayboldu.
Oracıkta donup kaldım. Bu arada
arkadaşım da
geldi. Benim gemi değiştirdiğimi
görüp;
"Niçin o gemiyi bırakıp bu gemiye
bindin?" diye
çok sıkıştırdı. Fakat sonunda râzı
olup bindiğim
gemiye geldi. Binmeyip ayrıldığımız gemi denizde bir mil kadar yol
aldıktan
sonra battı. Arkadaşım geminin battığını
görünce o
gemiye binmediğimiz için çok
sevinip
Allahü
teâlâya şükretti. Bana da
çok
minnettâr kaldı. Bunun üzerine ben o
arkadaşa;
"Benim bir
şeyhim var, Şeyh
Burhâneddîn hazretleridir. O
sultan
gözüme
gözüküp o gemiye
binme diye beni
uyardı. Yoksa
hâlimiz harabdı."
dedim."
Ispartalı Osman Dede adında bir
zât şöyle
anlatmıştır: "Akdeniz'de bir gemi
yolculuğunda idik. Mısı
r'dan Anadolu'ya geliyorduk. Yolda peş
imizden bir korsan gemisi
yetişti.
Çâresiz kalmıştık. Ben;
"Ey Şeyh
Burhâneddîn hazretleri! Bizi kâfir
diyârında
esir
kalıp hendek kazmaya lâyık
görmeyesin!"
diyerek
Allahü teâlânın
izniyle o zâtın
rûhâniyetinden yardım istedim. Tam
darda kaldığımız
ve
düşmanın pençesine
düşeceğimiz anda
Şeyh
Burhâneddîn hazretleri deniz
üzerinde
görünüverdi. Bindiğimiz geminin
arkasına
geçip
gemimizi itti. Sonra gözden kayboldu. Gemimiz
öyle süratlendi ki,
korsan gemisi çok gerilerde kalıp
bize
yetişemedi. Düşmana esir
düşmekten kurtulup sağ
sâlim yurdumuza ulaştık."
Uluborlu'dan Abdullah Dede şöyle anlatmıştı
r:
"Burhâneddîn Efendi şeyhliğinin ilk yıllarında
Uluborlu'ya geldi. O zaman yirmi yaşında idi. Câmide halka
vâz
ve nasîhat etti. Tesirli sözlerini dinleyince
günahlarıma piş
man olup tövbe ettim. Vâz bitince,
onu
evine dâvet edenler
oldu. Daha sonra da yanında talebeleri ile
Uluborlu'dan ayrılıp giderken halk
büyük bir kalabalık
hâlinde uğurlamaya çı
ktı. Biz hisar tarafında
bâzı kimselerin işinde ücretle
çalışıp taş
çıkarıyorduk. Şehir halkı şeyh
hazretlerini uğurladı. Biz de
seyrediyorduk. Bizim yanımızda çalışan iki
kişi vardı.
Burhâneddîn hazretlerine dil uzatıp; "Bir oğ
lanın
arkasına şeyh diye düşmüşler!" dediler.
Bununla
kalmayıp uygun olmayan bir hayli söz söylediler. Onların
çirkin sözlerini işitince âdetâ ciğerim kanla
doldu.
Tam ileri geri konuştukları sırada, dağdan koca bir kaya kopup
üzerimize
doğru yuvarlandı. Ben hepsinden ön tarafta idim.
Taş
tam
üstüme düşeceği sırada gaybdan bir el
uzanıp
ensemden tutarak beni oradan alıverdi. Yanımda bulunan o iki kişi ise
taşın
altı
nda kalıp ezilerek öldüler. Bu hususla ilgili
olarak sonra bana
talebeleri
şöyle anlattılar. Hocamız ile yolda bir
yerde öğle
namazı kı
ldık. Bu sırada hocamız; "Bana
bir iplik verin."
dedi. Hemen bir
parça iplik verdiler. Bulunduğu
yerde bir kere
dönüp ipliğe bir
düğüm
atarak yere bıraktı.
Talebelerinden biri bu işin hikmetini
sorunca da;
"Bir dervişim vardı. Onu
kurtardık! İki inkârcıyı
da
taş bastı!"
dedi."
Burhâneddîn
hazretlerinin zamânında yaşayan ve
şeyhlik
dâvâsında bulunan bir kimse onu ve talebelerini son
derece
rahatsız ediyor, sıkıntı veriyordu. Yaptığı işlerde
aşırılığa
kaçıyor, onların da böyle
yapmasını istiyordu. Şeyh
Burhâneddîn hazretleri ve
talebeleri ise bütün i?
?
lerinde îtidâl, orta yol
üzere bulunuyordu. Talebeleri o
kimsenin
verdiği sıkıntılardan
dolayı hep birlikte hocalarına ş
ikâyette
bulundular. Hocaları bir
hac mevsiminde Arafat'ta kendilerine
sıkıntı veren
kimsenin
zararından kurtulmak için duâ etti.
Duâ sıras?
?
nda kendilerine ziyâdesiyle sıkıntı veren adam
attan düş
üp öldü.
Hac
dönüşü esnâsında da hacı
lar
memleketlerine
dönmek üzere Cidde limanına geldiklerinde bir
gemi
görüp, gemiye binmek üzere hücum ettiler.
Burhâneddîn hazretleri ise binmedi. Talebeleri, hocamızın
oturmas?
?nda kalkmasında ve her hâlinde bir hikmet vardır, diyerek ona
uydular.
Binenler denize açılıp gittiler. Onlar ise bekledi. Gemiye binip
gidenler denizde
şiddetli fırtına ile karşılaşıp çok
sıkınt?
?lı anlar yaşad?
?lar. Onlar ise bekleyip daha sonra gayet rahat bir
yolculuk yaptı
lar.
Uluborlu'dan Hasan Dede
şöyle
anlatmıştır:
"Tasavvuf kitaplarını okudum.
Kalbime Allahü
teâlânın râzı olduğu
yolda bulunmak, tasavvufta
ilerlemek arzusu düştü. Fakat
kararsız ve
tereddütlü idim.
Çünkü okuduğum
tasavvuf kitaplarında belirtilen
şeyhlerin, mürşîd-i
kâmillerin hallerini ve
şartlarını taşıyan bir Allah adamı var mı
diyordum. Allah
adamlarını görmüş, onların halleriyle
hallenmiş,
yetişmiş ve yetiştirebilen bir zât arıyordum. Bu arayış
hâlinde
iken Şeyh Burhâneddîn hazretleri
Uluborlu'ya gelmişti. Merhum
babamla birlikte ziyâretine gittik.
Babama
acaba bu zâtın
huzûrunda tövbe edip,
talebe olsam
mı?" dedim. Babam;
"Şeyh
Burhâneddîn
Efendi gâyet
mübârek bir zâttır.
Çok
kerâmetini
gördük. Eğer kemâli
zâyi olmadıysa, biz
huzûruna varınca tövbe etmekle
ilgili sözler söyler.
Eğer bir işâret ederse ben de sana
i?
?âret ederim. O zaman hemen
kalkıp eline yapış, onun
huzûrunda tövbe edip talebesi
ol." dedi. Böyle
konuştuktan sonra huzûruna gittik. Biz oturur
oturmaz
Eûzübesmele çekip meâlen;
Şüphesiz sana bîat edenler, Allah'a bîat etmiş
olurlar." (Fetih sûresi: 10) buyrulan âyet-i kerîmeyi
okuyup tefsîr etti. Sonra da buyurdu ki:
"Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme
bîat
eden, Allahü teâlâya bîat etmiş
olur. Biz de
bu
yolda hizmetkârız. Bizden dahi bîat alıp
tövbe
eden
Resûlullah aleyhisselâma bîat
etmiş olur.
Çünkü bizim elimiz silsile ile
Resûlullah'a
ulaşır." dedi. Bu sırada babam
merhumun
göz yaşları ak
sakalı üzerine inci
tâneleri gibi
dökülmeye baş
ladı. Bana;
"Oğul durma!"
dedi. Derhal kalkıp tövbe ve
bîat ettim. Babam da benden sonra
bîat etti. Artık tasavvufta
onun
talebesi olduk. Bu hâdiseden bir
müddet sonra
Isparta'da bulunan
Pîrî
Halîfe'nin
ziyâretine gittik. O da;
"Senin
mürşîdin
Şeyh
Burhâneddîn'dir. Fethin,
kalp
gözünün açılması onun
himmetiyledir." dedi. Bundan sonra da Şeyh Burhân hazretlerinin
huzûruna gidip sohbetlerine devâm ettim. Bir müddet sonra
annemin yanına dönmek için izin istedim. Bana,
Allahü
teâlâ Peygamber efendimize meâlen;
"Rabbin
yetim
olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?
" buyurdu diyerek
annemin
vefât edeceğine işâret
etti ve; "Analara meyl
fazla olur. R?
?zâlarını
gözetmek lâzımdı
r." dedi. Bana
izin verince eve
gittim. Birkaç gün sonra
annem hastalandı ve
vefât
etti. Bu hâdiseden sonra hocamın
huzûruna gidip,
tasavvufta
yetiştirmek üzere verdiği
vazîfeleri yapıp maksada
kavuşmakla şereflendim."
Uluborlu'dan
Hasan Dede şöyle anlatmış
tır:
"Şeyh Burhâneddîn
Efendi ile hacca
gitmiştik.
Medîne-i münevvereye vardığım?
?zda Şeyh
Muhammed
Çelebi Sultanın halîfelerinden bir
zâtın oğlunu orada
mücâvir olarak ikâmet
ettiğini gördük.
Sâlih ve âlim bir kimse idi.
Hocamızın Şeyh Muhammed
Çelebi'nin kızının oğlu,
torunu olduğunu öğrenince
huzûruna gelip elini
öptü. "Hakk'ın
tâlibiyim.Fakat
Muhammed Çelebi Sultanın hallerini,
üstünlüğünü
gördüğümüzden beri her şeyhe bağ
lanamadım.
Siz ne yapıyorsunuz?" Şeyh
Burhâneddîn
hazretleri;
"Ben de Hakk'ı
tâlibim, arıyorum."
diye cevap verdi.
O kimse; "Acem
diyârında bir aziz varmış
sizinle ona
gidelim." dedi. Bir ara
konuşma sırasında Şeyh
Burhâneddîn hazretleri;
"Bütün
dünyânın
mürşidi, Resûlullah
sallallahü
aleyhi ve sellemdir.
Burada yatmaktadır.
Mübârek rûh-u ş
erîfinin tasarrufta bulunduğ
unda hiç şüphe yoktur.
İstihâre edelim ümid
ederiz ki, bir mürşîd-i
kâmil işâret
buyururlar." dedi. Bunun üzerine
o
zât,
Resûlullah'ın mübârek
Ravzasında
on
gün kadar uzlet üzere, bir tarafa
çekilerek ibâdet
ve tâatle meşgûl olmaya
başladı. Kendisine bir
mürş
îd-i kâmil
işâret olunması
için yalvarıp
duâlar etti. Bir
gün ağlayarak Şeyh
Burhâneddîn
hazretlerinin
yanına geldi. Ayaklarına kapanıp;
"Beni başkasına
gönderirsin, kendini gizlersin."
diyerek, teslimiyetini bildirdi. Onu
kabûl edip tasavvufta yetiştirmek
üzere irşâd ve
terbiye
eyledi. Ravda-i mutahherada halvete soktu.
Sonra da ona icâzet
verdi. Bir
gün ona
Resûlullah'ın huzûrunda
istihâre
edince ne
gördün diye sordum. Dedi ki:
"Sultan-ı Enbiyâ sallallahü
aleyhi ve sellem
efendimiz bana gözüküp, Şeyh
Burhâneddîn hazretleri için; "O, benim
evlâdımdandır ve mürşîd-i kâmildir.
Tevâzu ve edebinden sana kendini bildirmedi. Gâfil olma!"
buyurdu." dedi. Daha sonra Mekke-i mükerremeye gittik.
Mekke'de
dervişlik iddiâsında olan bir kimse, bir adamını
Burhâneddîn hazretlerinin yanına gönderip, ileri geri
laflar
söyletti. Ona ve onu yanına gönderenlere
nasîhat etti ise
de
dinlemediler. Hattâ çok hased edip;
"Konuşmasın
baş
ını keserim." diye haber yolladı.
Burhâneddîn
hazretleri;
"Eğer zâhir
kılıcı ile başımı alırsa ben
zayıf bir
fakirim. Nihâyet
şehîd olurum. Eğer bâtın
kılıcı ile,
mânen
bunu yaparım derse elinden geleni yapsın!
" diye haber
gönderdi. Ertesi gün hac kâfilesi
Mekke-i
mükerremeden çıktı. Şeyh hazretlerine hased edip
çok
üzen kimse de devesine binmiş, gitmek üzere yola
çıkı
yordu. Ancak Burhâneddîn hazretlerine dil
uzatmaya devâm
ediyordu. Adamın bu hâlini gelip haber verdiler.
Şeyh
Burhâneddîn hazretleri;
"İlâhî!
Bu
mülhid,
müslümanların
îtikâdlarını
bozmaktadır. Onun dilini tut, konuşması
n." diye duâ etti. Bir
kargaşa oldu, bir de baktık ki, o azgın
adam devesinden
düşüp
ölmüş. Dili bir kar?
?ş
dışarı çıkmış,
gözleri fırlamış bir halde
yerde yatıyordu."
Hasan Dede
şöyle
anlatmıştır: "Uluborlu'dan
dervişleri alıp
Şeyh
Burhâneddîn hazretlerinin sohbetine gittik ve
bağını
belledik.
Biz bağda çalışırken gelip beni bir kenara
çekti. Hızır
aleyhisselâmdan ve onun bâzı
vası
flarından bahsetti. Bu sı
rada içimden; "Sizin dedeniz
Şeyh
Muhammed Çelebi
Sultan, hazret-i Hızır'ı
görmek isteyen
sâdık
talebelerine gösterirmiş.
Niçin siz
göstermezsiniz?
" diye
düşündüm. Hemen
o anda hepimize
seslenip;
"Mescide doğru geliniz. Yemek yiyiniz." dedi.
Toplanıp
hazırlanan yemekleri yedik. Yemekten sonra Şeyh
Burhâneddîn
hazretleri acelece yanımıza gelip;
"Çabuk olun
göl
kenarında (Eğridir
Gölü) cemâatle
namaz kılı
n." dedi. Ben kendi
kendime; "Bu acele dervişler
içindir.
Ben kalıp mescidde kendileri ile
kılarım." diye
düş
ündüm. Ben bu
düşünce ile
beklerken bana;
"Sen de git." buyurdu.
Ben de gittim.
Göl kenarında
abdestler alındı. Bu sırada nûr
yüzlü
ihtiyâr bir zât yanında bir derviş ile
yoldan
geçer gibi
bir halde namaz kılınacak yere geldi. Namaza
durdu.
Yüzü
nûrlu ak sakallı olup üzerinde
yünden beyaz bir hırka
ve ak yünden bir aba vardı.
Yanındaki
dervişin üzerinde de
yünden bir aba vardı.
Arkadaşlarım onları
Şeyh
Burhâneddîn hazretlerinin
dostlarından,
halîfelerinden
birisi zannettiler. Cemâatle namaza
dururken
imâmlığı o
zâta teklif ettik. Bize imâm olup
namaz
kıldırdı. Namazdan
sonra duâ ederken göğ
sünde,
kalbinin sesinden
öyle bir hale girdik ki, sanki aklımız baş
ımızdan
gitti. Onun
Hızır aleyhisselâm olduğunu anlamıştım.
Ayaklarına
kapanmak istedim. Ancak kalbime hocamın buna izin vermediği geldi. Diğer
talebelere
o zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu
açı
klanmadı. Sonra Mezâr-ı Şerîf denilen yere
doğru
yürüdük. Yolda yürürken
Hızır
aleyhisselâm yanındaki dervişle birlikte âniden
yanımızdan
kayboldu. Durumu hocam Şeyh Burhâneddîn
hazretlerine anlatıp
bu
hâli sordum. Verdiği cevapta babasının ve
dedesinin de Hızır
aleyhisselâmla
görüşüp feyz aldığını
ifâde
etti."
Halîfezâde
diye
tanınan bir zât ş
öyle anlatmıştır: Bir defâsı
nda İstanbul'a gitmek
için yola çıkmıştım.
Nasıl
olduysa yolum
Bursa'ya düştü. Bursa'da
birkaç
gün kalmam îcâb etti. Hatırıma
Bursa'da yatan
meşhur evliyâ Emîr Sultan hazretlerinin
kabr-i şerîfini
ziyâret etmek geldi. Yanımda birkaç
arkadaşla
türbesine
gittik. Rûhuna Kur'ân-ı
kerîm
okudum.
Ziyâret ve duâdan sonra
türbedârla
biraz sohbet
ettik. Nereli olduğumu sorunca,
Isparta'nın
Kûnân denilen bir
kasabasından oldu?
?umu söyledim.
Sonra; "Sizin
vilâyetinizde, E?
?ridir'de
Burhâneddîn Efendi denilen bir
aziz zât
var onu bilir misin?
" dedi. Burhâneddîn
Efendi o
sırada vefât
etmişti. Onun hasreti ve muhabbetiyle kalbim yanıp
elimde olmadan ağlamaya baş
ladım. "Vefât edip
âhirete
göçtü." dedim.
Türbedâr da
ağlamaya başladı. Sonra onun
pekçok menkıbesini ve
kerâmetlerini anlattı. "Siz
o zâtı nereden bilirsiniz?
" diye merak edip sordum. Bunun
üzerine bana şöyle
anlattı:
"Merhum, Şeyh
Nâsûh
Efendiye talebe olmak
için gelip erbeîne
(çilehâneye girip kırk
gün kalmak) oturduklarında ben
de
onlarla berâberdim.
İstanbul'dan memleketi Eğridir'e
dönerken Bursa'ya
uğradı. Halka birkaç gün
vâz ve sohbet etti. Halk
sohbetini dinlemekle mübârek
yüzünü görmekle şereflendi. Gidecekleri zaman
yanında bulunan talebelerinden birine bir altın verdi. İhtiyaçları olan
bâzı şeyleri alması için çarşıya
gönderdi. O da bir dükkandan alacağını alıp, altını verip
oradan ayrıldı. Dükkan sâhibi talebenin verdiği altını
hemen
sahte bir altın ile değiştirip, yanına gelerek sizin altınınız sahte
imiş dedi.
Talebe her ne kadar verdiği altının sahte olmadığını
söylediyse de
adam diretti. Talebeyle münakaşa etti.
Nihâyet durum Şeyh
Burhâneddîn hazretlerine anlatı
ldı. Şeyh hazretleri,
dükkan sâhibine; "Hey kişi bu
sahte altın bizim değildir.
Bizim verdiğimiz altın sahte değildir." dedi.
Adam bile bile ve inatla direterek;
"Altın sizindir! Ya değiştirin veya
aldı
ğınız şeyleri geri
verin." diyerek çok edepsizlik etti.
Şeyh
Burhâneddîn hazretleri; "Verin şu bedbahtın
eş
yâsını yıkılsın gitsin." diyerek alınanları geri
verdirdi.
Daha sonra da Bursa'dan ayrılmak üzere kalktılar.
Henüz
atına binmeden, altınınız sahtedir deyip haksızlık
yapan dükkan
sâhibinin hanımı feryâd ederek,
şeyh hazretlerinin
huzûruna geldi. "Sultanım! Sizi
üzen o zâlim
kimse
benim kocamdır. Tamahkârlı?
?ından sizin verdiğiniz altını
değiştirip,
size sahte altın verdiniz demiş.
Eve gelince birdenbire ağrı ve
sancılara tutuldu.
Kıvranmaya başladı. Bu
dayanılmaz sancılar
içinde feryâd
ediyor! Beni size
gönderdi, sizden aldığ
ı altını da verdi, getirdim. Bu
hâle, size karşı yaptığı edepsizlik
ve sahtekârlık
sebebiyle
düştüğ
ünü
söylüyor." diyerek affedin diye
yalvardı. Şeyh
Burhâneddîn hazretleri; "Atılan ok geri
dönmez." buyurdu ve yoluna devâm etti. Kadın evine
dönünce kocasının hastalığının şiddetlendiğini
gördü. Adam birkaç saat sonra da
öldü." Türbedâr bu hâdiseyi
bizzât gördüm, şâhid oldum.
Burhâneddîn hazretleri büyük bir velî
idi,
dedi."
Şeyh Burhâneddîn
hazretlerinin talebelerinden Hacı Halîfe'nin oğlu şöyle
anlatmıştır: Babam bana şöyle anlattı: "Şeyh
Burhâneddîn hazretlerinin zamânında oğullarımın
hepsi
vefât etti. Hiç oğlum kalmadı. Devamlı ağladım.
Şeyh
hazretlerinin huzûruna sık sık varıp;
"Sultânım!
Himmet eyle. Belki Allahü
teâlâ bana bir oğulcuk verir. Ocağ
ımız
sönmez." derdim. Bana; "Sabreyle Allahü
teâlâ her şeye kâdirdir." derdi. Aradan epey
zaman
geçti. Bir gün Burhâneddîn hazretleri
dostları ve
talebeleri ile birlikte Uluborlu'ya dâvet edilmişti. Bu
dâveti
kabûl edip giderken Kûnân'e u?
?
rayıp, beni de
yanlarına alıp götürdüler.
Uluborlu'ya varıp bir
müddet kaldıktan sonra
döndük. Dönerken yolda
Çatak denilen yere
geldiğimizde orada gâyet güzel bir su
akıyordu. Namaz vakti
de
girmişti. Namazı burada kılalım, buyurdular. Herkes
abdest almaya
başladı.
Hocam da mübârek kollarını sı
vamış
tenhâ bir
yerde kıbleye doğru dönüp durmuştu.
Herkes kendi
hâlinde meşguldü. Ben ise hocamın
hâlini
görüp acaba ne hâl üzeredir?
Neye
yönelmiş, ne arzu edip duâ ediyor? diye düş
ündüm. O sırada gözlerini açıp, bana
doğ
ru
bakarak eliyle, yanıma gel diye işâret etti. Hemen yanına
yaklaşt?
?m.
"Hacı Halîfe oğul! Ağlayıp durma,
Allahü
teâlâ sana bir oğul verecek!
İnşâallah bir oğlun
olacak!
İsmini Muhammed koyasın."
dedi. Ben
mübârek elini
öptüm. Sonra sen
dünyâya geldin. İsmini de
Muhammed koydum, diye babam
anlatı
rdı. Sonra ben Uluborlu'da Ömer
Çelebi
Efendiden ders
alıp ilim öğreniyordum. Bu sırada Şeyh
Burhâneddîn
hazretleri Uluborlu'ya gelip, Ömer
Çelebi Efendide
misâfir oldu. Ben Ömer
Çelebi
Efendinin tekkesinde
üst katta bir odada kalıyordum.
Bir gün odamda
otururken ayak
sesleri işittim. Yukarı biri
çıkıyordu. Bir de baktım ki
Şeyh
Burhâneddîn
Efendi odamı teşrif ediyor. Hemen ayağa
kalkıp,
büyük bir
sevinçle karşıladım ve elini
öptüm.
İçeri girince;
"Mevlânâ
Muhammed, senin
burada olduğunu bilerek
geldim. Bir müddet istirahat
edeyim."
buyurdu. Hemen yorganımı
verdim. Yatağa uzanıp biraz yattı.
Yattıkları yerden bir müddet sohbet
etti. Söz arasında
babam
Hacı Halîfe'ye benim doğ
acağıma dâir
işâret
ettiklerini, babamın anlattığı
üzere
söyledim. "Hacı
Halîfe bunu bize
isnâd
eder. Ancaak..." diye uzattı ve ba?
?ka bir şey
söylemedi.
Sonra aradan yıllar geçti. Bir gün
yine
Kûnân'e geldiler. Birini gönderip beni
huzûruna çağırdı. Huzûra varıp edeple oturdum.
Bana; "Muhammed Halîfe! Artık
ömrümüzün sonuna geldik. Bir daha
Kûnân'e gelmeyiz! Âhirete
göçeriz!
Talebelerimi, dervişleri sana bırakıyorum.
Mümkün olduğu kadar
bütün işlerini
göresin. Sen bizim oğlumuzsun. Baban Hacı
Halîfenin sana
anlattıkları doğrudur. Dervişler
rüyâlarını sana
anlatsı
nlar. Sen dahi
Zeynüddîn Hafî'nin
Risâle-i
Kudsiye'lerinde bulunan tâbirlere göre
tâbir edersin.
Sana
bunları söylemek için
çağırdım."
buyurdu.
Sonra bana duâ etti. E?
?ridir'e dönüp
aradan
çok geçmeden
hastalandı ve vefât
etti."
Kınalızâde Ali
Çelebi şöyle
anlatmıştır:
Bursa'dan İstanbul'a
gitmeye niyetlenmiştim. Gitmeden
önce
bir gece akrabâ ve
bâzı arkadaşlarımla,
müderris ve medrese mensupları ile
sohbet ettik. Söz
şeyhlerden
açıldı. Bu arada hayatta
olanlardan Şeyh
Burhâneddîn
Efendiden de söz edildi. Ben
onun
hakkında bâzı uygunsuz
sözler söyledim. Ertesi
gün Mudanya'dan gemiye binip
yola çıktım.
Rüzgâr ters yönden esiyordu.
Bozburun denilen yere
geldiğimizde bindiğimiz gemi batma derecesine geldi. Artık gemide
bulunan herkes
geminin batmakta olduğuna kanâat getirdi. Ben de geminin kaptan
odasında
oturup, hayâtımdan ümidimi kesmiş ve
şaşkın bir
halde
ölümü bekliyordum. O sırada
birdenbire deniz
üzerinde Şeyh Burhâneddîn hazretleri
göründü. Batmak üzere olan geminin
sereninden
kucaklayıp doğrulttu. Gemi batmaktan kurtuldu. Bu hâdiseyi
görünce biraz kendime gelip ayağa kalktım. Şeyh hazretlerine
doğru
yürüdüm. Yanına yaklaşınca
gözden
kayboldu. Gemideki yolcuların hepsini deniz tuttuğundan,
âdetâ
baygın gibi yatıyorlardı. Geminin serendibine yakın
bir
yerde bir gayr-i
müslim yolcu da vardı. O müslüman
olmayan yolcuya
yaklaşıp; "Az önce bir zât
serendibinde
gözüktü! Sen de
gördün
mü?
" diye sordum. "Evet
gördüm! Gelip
batmak
üzere olan gemimizi doğrulttu.
Sonra da deniz üzerinde
yürüyüp
sâhile doğru gitti!" dedi. Daha
sonra bu gayr-i müslim
kimse gördüğü bu
hâdise üzerine
müslüman oldu. Allahü
teâlânın
izni ile gemimiz batmadan İstanbul'a ulaştık.
İstanbul'a varınca,
bir de öğrendim ki Şeyh
Burhâneddîn hazretleri
İstanbul'a gelmiş. Ona
çok
minnetdâr idik.
Mübârek elini
öpmek için
ziyâretine gittim. Huzûruna varı
nca ayaklarına kapanıp;
"Sultanım! Bizim kurtulmamıza sebep
oldunuz. Denizde batmak
üzere iken yardımlarınız yetişti. Sizi deniz
ortasında bize yardım
ederken gözümle
gördüm!" dedim.
Ben
böyle deyince;
"Hey Ali Çelebi! O
gördüğün senin
hayâlindir. Bizim gibilerden
hiç böyle bir kerâmet
görülür
mü?" diyerek,
Bursa'da
onun hakkında konuştuğum
uygunsuz sözlerimize
işâret etti.
O sırada öyle
mahcûb oldum ki
anlatılamaz. Hemen
mübârek elini
öpüp
suçumdan
dolayı özür dileyip,
affetmesini
istedim."
Eğridir'in Geresin
köyünden
Hâce İslâm adında bir
zât
şöyle anlatm?
?ştır: Ticâret için
Mısır'a
gitmiştim.
Dönüşte bindiğim gemide
çok tehlikeli anlar
yaşad?
?k. Rüzgâr gidiş
istikâmetimize ters
yönden
esiyordu. Deniz de korkunç
derecede dalgalı idi.
Büyük
fırtınalar atlattık.
Hattâ gemimiz batma
derecesine geldi. Gemide bulunan
yolcular
hayatlarından ümit kesmiş geminin
batacağı ânı
bekliyorlardı. Gece vakti yorgun, bitkin,
çâresiz bir halde deniz
üzerinde sağa sola
sürüklenip duruyorduk. Ben
mahzun,
boynu bükük bir
halde geminin bir köşesinde
oturuyordum. Dalgın dalgın düş
ünürken
hatırı
ma Şeyh Burhâneddîn hazretleri
geldi. Allahü
teâlânın izni ile onun himmeti ve yardımı
nı
düş
ünerek imdâdımıza yetişmesini cân
u
gönülden istedim. Allahü teâlâya
yalvarıp duâ ettim. O sırada yorgunluk ve bitkinlikten uyuya
kalmış?
?m.
Rüyâmda Şeyh
Burhâneddîn Efendiyi
gördüm.
Üzerinde yeşil bir elbise ve başında sarık
vardı. Bana;
"Hâce İslâm! Korkma! Bu
musîbet
sizin
üzerinizden uzaklaştırıldı. Allahü
teâlânın izniyle kurtulursunuz." buyurdu. Bu
sözlerini işitince irkilip uyandım. Baktım, sabah olmak üzereydi.
Gemi aynı şekilde fırtınadan sarsılıyor, yolcular; "Ha battı
ha
batacak!" diye ağlaşıyorlardı. Yolculara;
"Korkmayın, in?
?
âallahü teâlâ
kurtuluruz." dedim.
"Nasıl korkmayalım gemimiz batmak
üzere,
rüzgâr bir türlü dinmedi!
" dediler. Biz
böyle konuşurken rüzgâr
yavaşladı ve kesildi.
Yolcular
şaşırıp; "Sen bu
müjdeyi nasıl verdin, nereden
bildin?
" diye bana ısrarla
sormaya başladılar. Ben de onlara
rüyâmı anlattım.
Büyük bir dikkatle ve
hayretle
dinlediler. Şeyh
Burhâneddîn hazretlerini gı
yâben tanıy?
?p
çok sevdiler. Memleketime ulaşınca doğru
Şeyh
Burhâneddîn hazretlerinin huzûruna gidip, başı
mızdan
geçenleri anlattım. Dinledikten sonra; "Ben hayatta
iken
bunu baş
ka kimseye anlatma." buyurdular...
Eğ
ridirli Hacı
Dede şöyle anlatmıştır: "Şeyh
Burhâneddîn
Efendi bir gün bana; "Hacı
Dede, var Eğridir'e git. Taze balık
varsa bize alıver. Evden
isterler."
dedi. Ben de hemen Eğridir'e gidip,
çarşıda
sordum. Halk bana
gülüşüp,
sûfî
deli mi oldun. Bu soğ
ukta balık mı çıkar. Şeyh
bu zamanda
tâze balık
olmadığını bilmez mi, dediler.
Dönüp huzûruna
geldim. "Efendim, balık yok
halk
bana gülüş
tü." dedim. Bana
öyle heybetli
baktı ki, neredeyse
rûhum
çıkacaktı. "Git
çabuk
getir." dedi.
Emre uyup Eğridir
Gölünün kenar?
?na gittim. Bir de
baktım ki
küçük çakıllar
arasında,
iri iri balıklar su
içinde canlı olarak duruyor. Pek de
çoktu.
Hemen bir kaba doldurup,
huzûruna tekrar gittim. Balı
kları
görünce; "Ha
şöyle!"
buyurdu.
Hayatta oldukları müddetçe bu
kerâmetini
kimseye
anlatmadım."
Elmal?
?'dan
Hâce Muslihiddîn anlatmıştır: "Şeyh
Burhâneddîn Efendi Elmalı'ya dâvet edilmişti.
Bu
dâveti kabûl edip Elmalı'ya geldi. Geldiği
gün
Elmalı'nın pazarı idi. Halk pazarı bırakıp onu
karşılamaya
çıkmıştı. Bu sebeple pazar yeri
tamâmen boşalmış
tı.
Pazarda yalnız üç
pazarcı hıristiyan kalmıştı.
Bunlar kendi
aralarında;
"Türk'ün papazı geldi,
herkes onu
karşılamaya çıktı." diyerek ileri geri konuşup
hem
Burhâneddîn Efendi ile hem de
müslümanlarla
alay
etmişlerdi. Bu üç hı
ristiyanın
üçü
de o gece rüyâlar?
?nda
Peygamber efendimizi
görmüşler. Huzurlarında
müslüman olmuşlar.
Peygamber efendimiz herbirine birer de
müslüman ismi vermiş ve onlara;
"O Şeyh
gerçekten benim evlâdımdandır.
Huzûruna gidin
size
îmân telkin etsin,
müslüman
olun."
buyurmuşlar. Sabahleyin uyandıkları
nda
üçü de
Şeyh Burhâneddîn
hazretlerinin bulunduğu eve gittiler. Kendisiyle
görüşmek
istediklerini
söylediler. Bu sırada Şeyh
hazretleri odasında kendi
hâlinde zikir ve
ibâdetle meş
gûldü. Durum
bildirildi. Onları içeri
kabûl etti.
Îmânı
telkin etti. Onlar da
müslüman oldular.
Sonra herbirine bir
müslüman ismi
verdi. İsimleri konulunca her
üçü de hayretle ve muhabbetle
elini
öptüler. Çünkü
üçüne de rüyâlarında Peygamber
efendimizin verdiği isimleri vermişti. Aynı isimleri bize verdi diyerek
kerâmetini
söylediler. Büyük bir
sadâkatla ona bağlanıp,
sevenlerinden oldular.
Talebelerinden biri şöyle
anlatmıştır: "Hocam
Burhâneddîn hazretlerinin
huzûrunda bulunurdum. Bizi
zâhiren ve bâtınen terbiye
ederken bir gün halvette,
başbaşa oturuyorduk. Birdenbire gözden
kayboldu. Orada yalnız
kald?
?m. Şaşırıp huzursuz oldum. Bu arada hocamın
dedesi Seyyid Şeyh
Muhammed Çelebi Sultan hazretleri
gözüme
göründü. "Huzursuz
olma. Şeyh
Burhâneddîn İstanbul'a gitmiştir.
İstanbul'da nice
müslümanı irşâd etmektedir. Biz
kendisine himmet
göndermekteyiz." Meşgûliyete
tâkatım
kalmadı deyince de, buyurdu ki: "Resûl
aleyhisselâm
bildirmiştir ki: Bir kimse ilm-i zâhir veya ilm-i
bâtın taleb
ederken
(öğrenirken) vefât etse,
Allahü
teâlâ o
kimseye melek gönderip, o kimsenin
rûhunu tâlim ve terbiye
eder. Kıyâmette
kemâle
ermiş olanlarla haşrolunur,
buyurdu."
NİÇİN
DÜNYÂDAN
VAZGEÇMEZSİN
Şeyh
Burhâneddîn hazretleri, talebelerinden Şeyh
Muhammed Efendiye
ş
öyle vasiyet etmişti:
"Benden
sonra
kâdılık yaparsan buna rı
zâm yoktur. Zarar
görürsün, hemen benim yerime
otur." Talebesi
hocasının vefâtından sonra bir defâ
daha
kâdı
olmuştu. Borçlarından tamâmen
kurtuluncaya kadar
kâdılığa devâm etmeyi düş
ünüyordu. Kâdılık yaptığı yerden gelirken bir
köye uğramıştı. Bu köyde bütün
eş
yâsı yandı. Büyük zarara uğradı. Bir
defâsında da Lofça'da bulunuyordu. Abdest aldığı
sı
rada birdenbire gözüne hocası
Burhâneddîn
Efendinin Eğridir'deki kabri, sonra da
hocası
gözüktü.
Hocasını mihrabda
gördü, oradan şöyle seslendi:
"Oğul! Hani seninle ahd ü peymânı
mız,
anlaşmamız vardı. Niçin dünyâdan
vazgeçip seccâdeye, dergâha gelip oturmazsı
n."
buyurdu. O talebe bu işâretten sonra kâdılı?
?ı
bırakıp,
hocasının emrine uydu. Beş altı sene dergâhta
irş
âdla meş
gûl oldu. İnsanlara dînin emir ve
yasakları
nı anlattı. Rehberlik
yaptı.
SEN
KİMSİN!..
Hasan
Dede şöyle
anlatmıştır: Şeyh
Burhâneddîn zaman?
?nda
Karahisar'dan Hacı Bayram
Sultanın halîfesi Şeyh
Abdurrahîm'in evlâdı
ndan bir yiğit genç
vardı. O
genç dedi ki:
Ben de senin gibi
Hacı Bayram
ocağındanım. Hattâ bir gece
Karahisar
Bîl'e yolunda, yol
kesmeye, eşkıyâlık
yapmaya
çıktım. Bu
kötü işe niyet ettiğim sırada
Hızır aleyhisselâm gelip
bana nasîhat etti. Hemen
tövbe ettim. Bir ara alay beyinin oğlu ile
arkadaş olup ona sağdı
çlık da yaptım. Ancak bu
samîmiyetimizi
çekemeyenler hakkımda alay beyine olmadık ş
eyler anlatıp
iftirâ etmişler. Alay beyi de inanıp beni
öldürmeleri
için iki kişiyi vazîfelendirmiş.
"Bîl'e
giderken onu öldürün!
" demiş. Yola
çıkıp Bîl'e giderken
gâipten bir ses işittim;
"Bre Abdurrahîm!O yola gitme!O yoldan
gitmene izin yoktur. Seni
öldürmek için peşinden geliyorlar!
"
diyordu.
"Sen kimsin?" dedim. "Deden
Abdurrahîm'in rûhuyum." dedi. Bunun
üzerine
yolumu değiştirip, başka yoldan devâm ettim. Bu yolda
da
yürürken yine bir ses; "Sağ tarafına bak!
Evliyânın rûhâniyetleri geliyor! Önden gelen
zât sana mürşid, rehber olacaktır." diyordu. Sağ
tarafı
ma baktığımda evliyânın ruhlarını kendi şekillerinde
gördüm. Ellerinde bir alem, bayrak; önlerinde ise heybetli
bir
zât vardı. Yaklaşıp o zâtın ayaklarına
kapandım.
Kendimden geçmiştim. Biraz sonra irkilip kendime geldim.
Ancak bu sefer o
zâtı hiçbir yerde göremedim.
Bir
gün sonra Sandıklı kasabasına gittim.
Orada bana
mürşid
olacak zâtın
Burhâneddîn Efendi
olduğunu
gördüm.
Sandıklı'ya dâvet edilmiş,
bu sebeple
gelmiş. Varıp aya?
?ına yüz sürdüm.
Elinde
tövbe etmek
istedim. Ancak izin vermedi. "Senin bağlı
olduğun
zât Hacı
Bayram Sultan'ın ocağıdır."
dedi. Ağlayarak
evime
döndüm.
O gece
rüyâmda Hacı Bayram Sultan'ı
gördüm.
Bana; "Oğul! Feth, senin kalp
gözünün
açılması, bu zât
vâsıtası iledir. Şu anda benim oğ
ullarım arasında onun gibisi
yoktur.
Fakat kisve ve icâzet zâhiren
bizden olsun."
dedi.
Sabah olunca
Burhâneddîn
Efendinin
huzûruna vardım. Bu defâ
huzûrunda
tövbe
etmeme, talebe olmama izin verdi. Sonra hizmetine girip,
halvete
girdim. Yedi gün
sonra yanıma geldi. Elinde bir mektup vardı. Bana;
"Çabuk
Ankara'ya var. Edhem Baba hazretlerinin
vefâtı yakındır. Ondan
icâzet al. Halvetini sonra
tamamlarsı
n." dedi. Mektubu alıp yola
çıktım.
Mektuba; "Ethem
Baba! Artık âhirete
teveccüh
etmeniz yakındır! Mektubu getirene
icâzetnâme
veresiniz." yazmış. Ethem Baba
huzûruna varınca beni
görür görmez ağlad?
?.
Bana bir
icâzetnâme yazdı. Aradan çok
geçmeden vefât etti.
Daha sonra o
genç Hasan Dede'ye Receb ayında dedi ki: "İnş
âallah şeyh hazretleri bayramda, sana ve beş kişiye hilâfet verir.
Çünkü gördüm ki, Arş-ı
âzâmda Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem,
oturmuş halîfe olacakları getirip herbirine bir seccâde verdiler.
Fakat
sana bir rahle ile bir seccâde verdiler."
Gerçekten
bayramda
bu fakire hilâfet verildi. Sonra yine bu
fakire, Kur'ân
-ı
kerîm ilmi dahi müyesser
oldu.
O
genç, erbeîni yâni
kırk günlük
halveti
bizimle berâber tamamlayıp pek
meşhur oldu. Bir müddet
sonra ş
ehirde tâûn
hastalığı salgın hâlini aldı.
Rivâyet olunur ki, o
genç; "Kendimi
müslümanlar için
kurban ettim." demiş.
Büyük bir
tâûn salgını olmuş. O gencin
vefâtından
sonra şehirde bu hastalıktan hiç kimse
ölmemiş."
O yiğit gencin anlattığ
ı
hususlardan biri de şudur: Bir gün Şeyh
Burhâneddîn
hazretleri Kûnân'e
dâvet edildi. Gitmeden, bana;
"Odandan dışarı
çıkma!" diye tenbih etti. Hocam
ayrılıp gidince,
gönlüm Bursa'nın tâze incirini
çekti. Belki şehirde bulurum, diye tekkeden dışarı çı
ktım.
Baba Sultan türbesine kadar gittim. Bu sırada hocam
Burhâneddîn hazretlerinin atına binmiş bir halde şehir tarafı
ndan
geldiğini gördüm. Hemen geri döndüm.
"Bre nereye kaçarsın." dedi. Başımı
önüme eğip cevap veremedim. Mezâr-ı Şerîf
denilen yere gelince atından indi. Dergâha gitti. Ben de atı alıp
ahıra
bağladım. Sonra öğle namazının vakti girdi. Ezan okudum,
bekledim.
Vakit
geçmeye yaklaşınca hocamın bulunduğu
odanın kapısı
nı
çalıp; "Efendim namaz vakti
geçmek
üzeredir." diye seslendim. Orada bulunan
talebeler bana, Şeyh,
Kûnân'e gitmişti. Ne zaman
döndü,
dediler.
Sonra içeri girip baktılar, yoktu. Her
tarafı aradılar bulamadı
lar. Ben de
hayret edip, ahıra bağladığım
atına bakmaya gittim. At da yoktu.
Bir hafta sonra
hocam şehre
döndü. Bana; "Şehre
çıktın
mı?
Senin hâlini bilmezler mi sandın? O arzu ettiğin
şeyi mescide koydum,
var al." dedi. Mescide varıp baktım ki
üç
tâne
iyi cins incir bırakılmış. Alıp yedim
Allahü
teâlâya
şükrettim."
SİZDE HACI KOKUSU
VAR
Uluborlu'dan
Hasan Dede ve Ali Dede adındaki
zâtlar ş
öyle
anlatmışlardır: "Berâberce
hacca gitmeye
niyetlendik.
Hazırlıklarımızı yapıp duâsını almak
üzere
Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin Mezar-ı
Şerîf denilen
yerdeki mescidine gittik. Onu mescidde
gördük.
Huzûruna girip oturduk. Bizi
görür görmez;
"Sizde hacı kokusu vardır. Bu
ne haldir?" dedi.
"Sultan?
?m biz hacca gitmeye niyetlendik. Himmet
eyleyin."
diyerek duâsını
istedik. "Sizi Allahü
teâlâya ısmarladık.
Korkmayınız!" dedi.
Gemiyle
yola çıktık, yirmi gün
sonra Cidde
açıklarına
doğru yaklaştık. Bir gece âniden bir
fırtına çıktı.
Gemideki yolcular batacağız diye telaşa
kapıldı
lar. Geminin ağırlığı
nı azaltmak için gemideki a?
?ır eş
yâlarını denize bı
rakmak istediler. Telaşlı ve
şaşırmış bir
halde kıvranırken, Şeyh
Burhâneddîn
hazretleri, dedesi Şeyh
Muhammed Çelebi
Sultan ile birlikte gelip gemimizin
kenarında durdular:
"Korkmayın!
Müslümanlar eş
yâlarını denize atmasınlar.
İnşâallahü
teâlâ fırtına sabaha kadar
sâkinleşir."
dediler.
Sonra gözden kayboldular.
Buyurdukları gibi fırtına sabahleyin
kesildi.
Yolcular Allahü
teâlâya çok ş
ükrettiler.
O sırada
Ramazân-ı şerîf ayında idik.
Döndükten sonra annemden öğrendik ki, Şeyh
Burhâneddîn hazretlerinin hanımı bir gün anneme
gelip;
"Oğulların falan gün bir sıkıntı
çekmiş
ler mi?
" diyerek bizim denizdeki sıkıntılı anlar
yaşadığımız
günü işâret etmiş. Sonra da
falan gün akş
am
Şeyh hazretleri akşam yemeğinde; "Hey
Hasan Dede. Hey Ali Dede!
"
dedi. Sonra da kalkıp dergâha
gitti. Fakat biz işin sırrını
anlayamadı
k."
demiştir."
1)
Şakâyık-ı
Nu'mâniyye Zeyli (Atâî);
s.77
2)
Menâkıb-ı Burhâneddîn Eğ
ridirî;
(Şerîfzâde Muhammed Efendi,
Süleymâniye
Kütüphânesi Hacı
Mahmûd Kısmı No:
4552)
3) İstanbul Târih Coğ
rafya Kataloğu; s.507
4)
Mecmâ-üt-Terâcim;
s.98
5)
Sicilli
Osmânî; c.3,
s.141
font> |
 |
|
|